Evliyalarımız ABDULLAH BİN MÜBÂREK
11/10/2009 · Kategori: DinABDULLAH BİN MÜBÂREK
Tebe-i tabiînin büyüklerinden. İsmi Abdullah ibni Mübarek bin Vadıh Hanzalî Temîmî; künyesi, Ebû Abdurrahman'dır. Hadîs, fıkıh alimi, mücahid ve zahid idi. Tabiînin, Peygamberimizi sallallahü aleyhi ve sellem görenlerin sohbetinde yetişti. Din düşmanları ile muharebelerde bulundu. Dünyaya ve dünyalığa rağbet etmezdi. Emevî halîfelerinden Hişam bin Abdülmelik devrinde 736 (H.118) yılında Merv'de doğdu. 797 (H.181) senesi bir gaza dönüşü, Bağdad yakınlarındaki Hît adlı yerde vefat etti. Türk asıllıdır.
İlk tahsîlini, Merv'de yapan Abdullah ibni Mübarek tahsîl için Bağdad, Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam gibi ilim merkezlerine gitti. Bağdad'da büyük alimler ve evliya ile görüştü. Onların ders ve sohbetlerinden faydalandı. Hammad bin Zeyd, Evzaî, Süfyan-ı Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, Malik bin Enes gibi alimlerden hadîs-i şerîf okudu. Dört bin kişiden hadîs-i şerîf dinledi. Bunlardan yalnız birinden hadîs-i şerîf rivayet etti. Kendisinden de büyük alimler rivayette bulundular. Hocalarının önde gelenleri arasında İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh de vardı. Fıkıh ilmini ondan öğrendi. İmam-ı A'zam vefat edince, İmam-ı Malik'in derslerine devam etti ve ilimde yüksek bir dereceye ulaştı.
İlim tahsîlinden sonra tekrar Merv'e döndü. İlmi, edebi çok olup, az konuşmak adeti idi. Geceleri ibadet ile geçirirdi. Sözü senetti. Emanete pek riayet ederdi. Şam'da birinden aldığı kalemi unutup veremeden Merv'e gelmişti. Kalemi sahibine vermek için Merv'den tekrar Şam'a gitti. Eshab-ı kiram (radıyallahü anhüm) ile onları gören Tabiînin hallerini anlatan eserleri okurken çok ağlar kendinden geçerdi. Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem görüp sohbetlerinde bulunma şerefine kavuştukları için Eshab-ı kiramın üstünlüğünü anlatır ve:
'Muaviye'nin radıyallahü anh, Resûlullah'ın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz'den bin defa üstündür.' buyururdu.
Evinde hadîs-i şerîflerle çok meşgûl olduğundan; 'Yalnızlıktan rahatsız olmuyor musun?' diye sorulduğunda; 'Peygamber efendimiz ve Eshabı radıyallahü anhüm ile beraber olunca insan hiç yalnızlık duyar mı?' karşılığını verirdi.
Merv'de bir yıl ticaretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslamiyet'i yaymak için cihada, düşmanla harbe giderdi. O, medresede müderris, hoca; camide vaiz, şehirde tüccar; harbde büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sahibi idi. Kalemiyle cihada dair eser yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi.
Abbasîler devrinde Bizanslılarla yapılan harplerden birine katılmıştı. Abbasî ordusu sessiz, sakin ve aydınlık bir gecede Tarsus'un kuzeyinde karargah kurmuştu. Tarsus'un sırtlarında İslam ve Bizans orduları görünüyordu. İki taraf da kendilerini kuvvetli göstermek için alevleri göklere yükselen ateşler yakmışlardı. Bu ateş ocaklarından birinin etrafında tepeden tırnağa silahlı askerler hilal şeklinde oturmuşlar, ortalarında ise ince yapılı, nûranî yüzlü bir zat onlara ders anlatıyordu. Kimse vaktin nasıl geçtiğinin farkına varmamıştı. Sözü kesip, duasını yapınca istirahate çekildiler.
Sabah namazı kılındıktan sonra, harp hazırlıkları başladı. İki ordu karşı karşıya geldi. Bizans ordusundan iri yapılı, kendisi ve atı zırhlara bürünmüş biri kılıç sallayarak ortaya çıktı. Döğüşmek için müslümanlardan er istedi. Müslüman saflarından bir kahraman onun karşısına çıktı. Fakat, şehîd düştü. Bu hal müslümanların gayretine dokundu, ikinci bir yiğit daha çıktı. O da şehîd oldu. Sonra birkaç er daha şehîdlik şerbetini içti. Rum ordusunda sevinç çığlıkları yükselirken, müslüman ordusunda tekbir ve Allah Allah sesleri ortalığı çınlatıyordu. Bu sırada müslüman askerlerin arasından, atının üzerinde heybetli birinin meydana çıktığı görüldü. Tamamen zırhlara bürünmüştü. Fakat kimse tanımıyordu. Rum'un karşısında dimdik durdu. Herkes son derece heyecanlı idi.Çarpışma başladığı gibi, çevik bir hareketle kılıcını Rum'un göğsüne sapladı. Müslüman saflarında tekbîr sadaları yükseliyordu. Rum tarafı ise şaşkına döndü. İkinci çıkan er de birincinin akibetine uğradı. Sonra birkaç kişiyi daha öldürdü. Müslümanlar son derece sevinçliydi. Müslüman er yerine dönünce bu kahramanın Abdullah bin Mübarek hazretleri olduğunu görüp hayret ettiler.
Seferde bile ibadetlerini gizlerdi. Gaza arkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır:
Seferde bir gece, Abdullah bin Mübarek (r.aleyh) istirahate çekilmişti. Ben de mızrağıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vaktine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı ve halinden haberdar olduğumu anlayınca, hayasından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle yaptı.
İbn-i Hibban ise şöyle anlatır:
Bütün mücahidler İbn-i Mübarek ile Şam'a varmıştık. Orada halkın ibadetini, gazaya hazır hallerini, her gün seriyyelerin, küçük askerî birliklerin geliş-gidişlerini görünce, İbn-i Mübarek; 'Bu güzel haller ile Rabbimizin huzûruna çıkacağız. Burada Cennet kapılarını açtık.' buyurdu.
Misis'teki ikameti sırasında ilim, ibadet ve cihaddan geri durmadı. Misis'te, ikindi namazında Cuma Mescidi'ne gelir, güneş batıncaya kadar kıbleye karşı oturur, Allahü tealanın zikriyle, meşgûl olur, kimseyle konuşmazdı. 'Kim gündüzünü Allahü tealayı anarak geçirirse, o, bütün gün zikretmişlerden sayılır.' buyururdu.
Misis nahiyesinde on yedi bin hadîs-i şerîf rivayet etti. Küçük yaştaki talebesi Abde bin Süleyman'a hadîs-i şerîf yazdırır ilim öğretir, üstelik ona para da verirdi.
Pekçok kez hacca gitti.
Bir sene hacdan sonra rüyasında gökten inen iki melekten birinin diğerine; 'Bu sene kaç kişi hacca geldi?' dediğini duydu. Öbür melek; 'Altı yüz bin kişi.' dedi. 'Peki kaç kişinin haccı kabûl edildi?' O da; 'Bunlardan hiç birinin haccı kabûl edilmedi.' diye cevap verdi.
Abdullah bin Mübarek buyurdu ki:
Bunu işitince üzerime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim ki:
'Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyanın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda büyük sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?'
Bunun üzerine o melek; 'Şam'da ayakkabı tamir eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lakin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyı ona bağışladılar da hepsinin haccı kabûl edildi.' dedi.
Abdullah bin Mübarek şöyle anlatıyor:
Bunu işitince uykudan uyandım ve; 'Gidip o zatı ziyaret etmeliyim!' dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kafilesine katıldım. Şam'a gidince, o zatın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı. Adını sordum. 'Ali bin Muvaffak.' dedi. İsmimi sordu. 'Abdullah bin Mübarek.' deyince, feryad edip kendinden geçti. Ayılınca, gördüğüm rüyayı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini ve kendi haccı ile beraber altı yüz bin kişinin ibadetinin kabûl edildiğini de haber vererek; 'Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat.' dedim. O da anlattı:
Ben ayakkabı tamircisiyim. Otuz seneden beri hacca gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hamileydi. Komşu evden burnuna yemek kokusu gelince; komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, onun arzusunu bildirdim. Komşum ağlayarak şöyle dedi: 'Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz size helal değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir. Bütün Şam şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan gördüm. Zarûret mikdarınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum. Size helal olmaz.'
Bunu duyunca içime bir acı düştü. Hac için biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; 'Bunu çocuklarına nafaka yap, haccımız bu olsun!' dedim. Abdullah bin Mübarek bunun üzerine; 'Allahü teala, doğru rüya gösterdi.' buyurdu.
Abdullah bin Mübarek hazretleri çok mütevaziydi. Doğru ve güzel sözü, bir çobandan bile duysa kıymet verirdi.
Cömert idi. Arkadaşlarına ve muhtaçlara para vererek yardımlarına koşardı. Süfyan-ı Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak, Mesrûk gibi zatlara çok ihsanı vardı.
Bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyorlardı. Orada yerden ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Ona halini sordu. O da; 'Benden başka bir de kardeşim var. Yoksuluz, bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz zengindik. Babamızın malı vardı. Zulm ve haksızlıkla malını alıp öldürdüler. Gördüğünüz gibi muhtaç hale düştük.' dedi. Gözleri yaşaran Abdullah bin Mübarek hazretleri yanındaki bin altından 40'ını memlekete dönmek için ayırdı, kalanının o kızcağızın ailesine verilmesini emrederek; 'Geri dönüyoruz bu seneki haccımız bu olsun.' buyurup, geri döndü.
Abdullah bin Mübarek misafirperverdi. Canının istediği bir şeyi misafirsiz yemezdi. Sebebini sorduklarında; 'Kıyamet günü misafir ile yenenden sual olunmayacağını duydum da ondan.' diye cevap verirdi. Onun çok ikramda bulunduğunu gören birisi; 'Malınız azalıyor, misafire ikram işini biraz azaltsanız?' dediğinde; 'Mal azalıyorsa, ömür de bitiyor.' buyurdu.
İnsanların iyiliğini isterdi. Yanına sık sık gelen kötü huylu bir kimse birgün ondan ayrıldı, gelmez oldu. Bunun ayrılmasına çok üzüldü; 'Niçin üzülüyorsun?' dediklerinde; 'O zavallı gitti. O kötü huylar kendinden ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizim yanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlakı düzelebilirdi.' dedi.
Gördüklerinden ibret alırdı. Soğuk bir kış günü Nişabur pazarında giderken, sırtında yalnız bir gömleği olduğu için üşüyüp titreyen bir köleye rastladı. Ona; 'Efendine söylesen de sana bir palto alsa olmaz mı?' dedi. Köle; 'Efendime ne söyleyebilirim ki, o halimi görüyor ve biliyor.' deyince, Abdullah bin Mübarek hazretleri feryad edip yere düştü. Kendine geldiğinde; 'Sabrı ve kanaatı bu köleden öğreniniz.' buyurdu.
Firaset sahibiydi. Söylenen sözlerin inceliğine hemen vakıf olurdu. Sehl bin Ali bin Abdullah Mervezî, Abdullah bin Mübarek'in derslerine devam ederdi. Bir gün; 'Artık senin dersine gelmeyeceğim. Çünkü, bugün gelirken, senin kızların dama çıkmış, beni çağırıyorlardı. Benim Sehl'im, benim Sehl'im diyorlardı. Bunların terbiyesini vermiyor musun?' dedi. Abdullah bin Mübarek, o gece talebesini toplayıp; 'Sehl'in cenaze namazına gidelim.' dedi. Gidip, vefat etmiş buldular. 'Vefatını nereden anladın?' dediklerinde; 'Benim hiç cariyem yok. O gördükleri Cennet hûrîleri idi. Onu Cennet'e çağırıyorlardı.' dedi.
Din gayreti çoktu. Allahü tealadan başkasına ibadet edilmesine hiç tahammülü yoktu. Kendisi şöyle anlatır: 'Bir ateşperest ile çalışıyorduk. Namaz vakti gelince ondan, namaz kılarken, bana zarar vermeyeceğine dair söz aldım. Bunun üzerine namaz vaktinde rahatça bir namaz kıldım. Sonra ateşperest şahsın ibadet zamanı geldi. Şimdi sıra bende, ben ibadet ederken, sen de zarar vermeyeceğine dair söz ver deyince, rahatça ibadet edebileceğini bildirdim.
Fakat ateşperest ateşe tapmak üzere secdeye varınca, sözümde duramadım ve üzerine atıldım. O anda; 'Söz verdiğin zaman ahdini yerine getir!' diye bir ses duydum ve hemen geri çekildim. Ateşperest ibadetini bitirince; 'Evvela hücûm ettin. Sonra niye vazgeçtin?' diye sordu. 'Ben Allah'tan başkasına secde ettiğin zaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda; 'Söz verdiğin zaman, ahdini yerine getir!' diyen bir ses, beni bu işten alıkoydu.' dedim. Bunun üzerine ateşperest; 'Rab, senin rabbindir! Kendi düşmanı için, dostunu bile azarlıyor! İşte huzûrunda müslüman oluyorum.' diyerek Kelime-i şehadet getirdi.
Abdullah bin Mübarek hazretleri duası makbûl olanlardandı. Muhtac olanlar, ondan dua isterlerdi. Bir gün bir ama gelip; 'Bana dua buyurun da, Allahü teala gözlerime görme kuvveti versin!' dedi. Bunun üzerine Allahü tealaya yalvarıp dua eyleyince derhal gözleri görmeye başladı.
Her işi ilmine uygundu. Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ilmine tam varisti. Sünnete uyar, bid'atten ve bid'at ehlinden nefret ederdi. Böyle kimselerle oturmadığı gibi, oturanları da men ederdi. Zararını anlatır ve münafıklık alametlerinden olduğunu söylerdi.
Horasan alimlerinden Abdullah bin Ömer Serahbî şöyle buyurdu: 'Bir keresinde bid'at ehliyle oturup yemek yedim. Abdullah bin Mübarek bundan haberdar olunca, bana; 'Seninle otuz gün konuşmayacağım.' dedi ve öyle yaptı.
Başkasında gördüğü bir kusuru münasib bir lisanla anlatmaya çalışırdı. Huzûrunda birisi aksırdı ve 'Elhamdülillah' demeyi unuttu. O kimseye, sual sorar bir eda ile; 'Aksıranın ne demesi îcab eder efendim?' dedi. O cevaben; 'Elhamdülillah.' deyince, Abdullah bin Mübarek de; 'Yerhamükellah.' buyurdu. Bu rivayeti bildiren Muhammed bin Cemîl; 'Bu edebli hareket bizi şaşırttı. Bu edebe hayran olduk.' demektedir.
Buyururdu ki:
'Biz çok ilimden ziyade az da olsa edebe muhtacız.'
'Âlimler edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır.'
'Âlimleri hafife alanların ahireti, ümerayı hafife alanların dünyası, dostlarını hafife alanların mürüvveti yıkılır.'
'Kalbinde Allah korkusu çok az olan, dünya sevgisi bulunan, haramlardan sakınmayan, alim olduğunu söylerse şaşılır.'
'Salih kimselerden olmadığım halde, salihleri severim. Kötü kimselerden daha aşağı olduğum halde, kötüleri sevmem.'
'Eğer gıybet etseydim, anamı, babamı gıybet ederdim. Çünkü sevablarımın onlara verilmesi daha hayırlı olur.'
'Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da marifete, Allahü tealanın rızasına kavuşamaz.'
Birisine; 'Allahü tealayı murakabe et!' dedi. O kişi; 'Bu nasıl olur?' deyince; 'Allahü tealayı görür gibi ol.' buyurdu.
'İnsan; nefs, şeytan, münafık gibi üç düşmanla karşı karşıyadır ve bunlardan kurtulmak çok güçtür.'
'Çalışıp kazanma zahmeti çekmemiş kimsede hayır yoktur.'
'İlmin evveli niyet, sonra anlamak, sonra yapmak, sonra muhafaza, sonra da yaymaktır.'
'Nefsini bilen Rabbini bilir.' hadîs-i şerîfinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.'
'Nice küçük amel, niyetle büyür, nice büyük amel ise niyetle küçülür.'
'Kim ilmi ararsa öğrenir. İlmi öğrenen, günah işlemekten korkar. Günahtan korkan ondan kaçar. Ondan kaçan ise kıyamet günü hesaptan kurtulur.'
'Şüpheli bir kuruşu geri vermeyi, binlerce lira sadaka dağıtmaktan daha fazla severim.'
'Din kardeşimin bir ihtiyacını görmem, bir sene nafile ibadet etmemden daha önemlidir.'
'İnsanların en alçağı kimdir?' diye sorulunca; 'Din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır.' buyurdu.
'İlimde cimrilik yapan kişiye Allahü teala üç bela verir: Ya ölür, ilmi gider. Yahud unutur veya kendine ilmi unutturacak kimse ile dostluk kurar, öylece ilmi gider.'
'Ben, peygamberlikten sonra ilimden daha üstün bir rütbe olduğunu zannetmiyorum. Âlimlerden biri, bir ihtiyaçla karşılaşınca, onun ile meşgûl olur, okuyamaz. Onun ihtiyacını giderip, okumasını sağlamak daha makbûldür.'
'İnsandaki en üstün haslet hangisidir?' diye sorulunca; 'Kamil akıl.' buyurdu. 'Eğer o yoksa?' dediler. 'Güzel edebdir.' buyurdu. 'O da yoksa?' dediler. 'Kendisiyle istişare edilecek şefkatli bir kardeş.' buyurdu. 'O da yoksa?' 'Devamlı sükût.' buyurdu. 'O da bulunmazsa?' dediklerinde; 'Ölmek.' buyurdu.
'Şu dört cümle, dört bin hadîs-i şerîften seçilmiştir; kadına güvenme, mala aldanma, mîdeni fazlaca doldurma, işine yarıyacak kadar ilim öğren.'
'Bir alimin sakınması gereken en önemli husus; Allahü tealanın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyaya gönül bağlamamasıdır.'
'Dünya sevgisi ve günahların istila ettikleri kalpten nasıl hayır beklenir.'
'Allahü tealaya isyan ederken, O'nu sevdiğini açıklarsın. Bu ise kıyasta acaibdir. Eğer sevgin doğru olsaydı, O'na itaat ederdin; çünkü seven, sevdiğine itaat eder.'
'Güzel ahlakı, bir cümlede hülasa eder misin?' diye sorduklarında; 'Kızmamaktır.' buyurdu.
Abdullah bin Mübarek vefatı yaklaştığı zaman bütün malını fakirlere verdi. Hizmetinde bulunan bir talebesi; 'Efendim, malûmunuz üç çocuğunuz var. Onlara mîras bırakmayacak mısınız?' deyince:
'Onları Allahü tealaya emanet ediyorum. O, en iyi vekildir. Eğer çocuklarım, salih olursa, cenab-ı Hak, hiç ummadıkları yerden rızıklandırır. Yok, fasık olurlarsa, malımın kötü insanlara kalmasını istemem.' buyurdu.
Vefatı anında gözlerini açtı, güldü ve mealen; 'Amel edenler, bu ebedî nîmete kavuşmak için çalışsınlar.' (Saffat sûresi: 61) ayet-i kerîmesini okudu.
Abdullah bin Mübarek vefatı esnasında, azadlı kölesi olan Nasr'a; 'Başımı toprağa koy!' dedi. Nasr ağladı. 'Niçin ağlıyorsun?' deyince; 'Senin iki varlığını, servetini ve şimdi de yoksul olarak ölümünü görüp ağlıyorum.' dedi. İbn-i Mübarek; 'Ağlama. Zîra ben, Allahü tealadan zenginler gibi yaşamamı ve yoksullar gibi ölmemi istedim. Sonra sen, bana şehadeti telkîn et ve ben başka bir söz konuşmadıkça da onu terk etme.' buyurdu.
Fudayl bin Iyad'ın oğlu Muhammed şöyle anlattı:
Abdullah bin Mübarek'i rüyamda gördüm. Ona; 'En üstün amel nedir?' dedim. 'İçinde bulunduğundur.' buyurdu. 'Hudud boylarında beklemek de cihad mıdır?' dedim. 'Evet.' buyurdu. 'Allahü teala sana ne muamele yaptı?' dedim. 'Beni sonsuz mağfireti ile mağfiret edip, izzet ve ikramlarda bulundu' dedi.
Misisli İsmail ibni İbrahim anlatır:
Haris bin Atiyye'yi rüyada görüp ona halini sordum; 'Rabbim beni mağfiret etti.' dedi. 'Abdullah bin Mübarek nerededir?' dedim. 'O, her gün Allahü tealanın huzûruna çıkanlardandır.' dedi.
Nevfel anlatır:
'Abdullah bin Mübarek'i rüyada gördüm ve; 'Rabbin sana ne muamele yaptı?' dedim. O da; 'Beni mağfiret etti.' buyurdu. 'Süfyan-ı Sevrî'ye ne yaptı?' dedim. 'O, şehîdlerin içinde yüksek derecelerindedir.' buyurdu.
Buyurdu ki:
'Ölümden sonrası için ölmeden önce hazırlık yap'
'Kişi için en güzel süs; sükût, doğruluk ve vakardır.'
'Allahü tealadan korkan kimselerle beraber ol. Bid'at sahipleriyle oturmaktan sakın!'
'Bir kimsenin çoluğu-çocuğu, olup, onların ihtiyacı için çalışsa, geceleri kalkıp üzerleri açık olarak gördüğü evladının üzerlerini yorganları ile örtse, onun bu çeşit işleri gaza ve cihaddan daha üstündür.'
Büyük alimler onu methetmiştir.
İbn-i İshak şöyle dedi: 'Ben, Sahabe-i kiram ile Abdullah bin Mübarek'in işlerine, hallerine dikkat ettim. Onların aynı idi. Yalnız, Eshab-ı kiramın (r. anhüm) üstünlükleri, Peygamber efendimizin eşsiz sohbetlerinde bulunmaktan ileri geliyordu.'
Fudayl bin İyad: 'Onu sevmemin asıl sebebi Allahü tealadan çok korkmasıdır.'
Abdullah bin Mus'ab: 'Hadîs ve fıkıh ilmini, Arap edebiyatını iyi bilen, şecaatı, ticareti, cömertliği ve yanında olmadıkları zaman da, arkadaşlarına muhabbeti kendisinde toplamış mümtaz bir zat idi.'
Eserleri:
1) Kitab-üz-Zühd ver-Rekaik: Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-ı kiramın ve Tabiîn'in ibadet, tevekkül, tevazû ve kanaata dair sözlerinden meydana gelmiştir. 2) Kitab-ül-Cihad: Cihad ile ilgili hadîs-i şerîfleri ihtiva eder. Keşf-üz-Zunûn'dabu ikisinin onun ilk eserleri olduğu zikredilmektedir. 3) Müsned, 4) Kitab-ül-Birri-Ves-Sıla, 5) Kitab-üt-Tefsîr, 6) Kitabüt-Tarîh, 7) Es-Sünen fil Fıkh.
ALLAHÜ TEÂLÂYI BİLİR MİSİN?
Bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; 'Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü tealanın ibadet ve marifetine nasıl erişir?' dedi. Sonra kendi kendine; 'Gideyim, ona Allahü tealayı tanımakta bir mesele öğreteyim.' deyip, çocuğun yanına geldi ve:
-Evladım, Allahü tealayı bilir misin? buyurdu.
Çocuk:
-Kul nasıl sahibini bilmez?' dedi.
-Allahü teala'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lazımdır. Bundan anladım ki, kainat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kadir olan, Allahü tealadan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü tealayı, böylece bildim
-Allahü tealayı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü tealanın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübarek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.
Çocuk:
-Ben bu sahralarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi marifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îma etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
Abdullah bin Mübarek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızası için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünya için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
KIZIMI KİME VEREYİM?
Merv şehri kadısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sahibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zatın Mübarek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübarek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi; 'Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?' demekten kendini alamadı. Mübarek; 'Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!' diye cevap verdi. Bağ sahibi; 'Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun.' diye çıkıştı. Mübarek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; 'Niçin onlardan yemedin?' deyince; 'Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?' cevabını verdi.
Efendisi böyle bir hadiseyle ilk defa karşılaşmıştı. Mübarek'in bu haline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve halini çok sevmişti. Kölesine dönerek; 'Sana bir şey soracağım.' diye söze başladı. Sonra; 'Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?' diye sordu. Mübarek, bu söze karşı şöyle dedi:
'Efendim!.. İnsanlar, damad için; cahiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamanında dindarlığa, Allahü tealadan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamanımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç.'
Bunun üzerine efendisi:
'Ben dindarlığı ve takvayı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emanet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum.' dedi.
O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna razı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kadı kararlı idi. 'Kalk eve gidelim.' dedi. Eve varınca hanımına; 'Bu salih, dindar, takva sahibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?' deyince, hanımı; 'Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım.' cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın razı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübarek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hal kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdar olunca dayanamadı; 'Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?' diye şikayet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kadı; 'Ey Mübarek! Kızıma naz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?' demekten kendini alamadı. Buna karşılık damad:
'Ey müslümanların kadısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize naz etmek ne haddime. Lakin kadısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamana kadar bekledim ve ona helal yemek yedirdim. Belki Allahü teala bize salih bir evlad verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur.' dedi.
Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helale bu derece dikkat ettiği için Allahü teala ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.
TAG:Evliyalarımız ABDULLAH BİN MÜBÂREK
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Yorum yaz!
0 yorum yazılmıştır